“Yaşam ve Ölüm Dürtüsünün Savaş Alanı: Saraybosna”

Yugoslavya’nın 80’lerin sonunda dağılma sürecine girmesiyle beraber Balkanlar yangın yerine döndü ve bu yangını en çok hisseden şehirlerden bir tanesi Saraybosna oldu. Şehir 1992-1996 yılları arasında yaklaşık 4 sene boyunca kuşatma altında kaldı ve yüzbinlerce insan kapana kısılmış halde hayatına devam etmeye çalıştı. Bir yandan savaşın beraberinde getirdiği ölüm ve yıkıcılık, bir yandan en temel ihtiyaçlardan biri olan besin maddelerine ulaşamamak ve diğer bir yandan da fiziksel yıkımın yol açtığı yersiz-yurtsuzluk, ölüm dürtüsünün ortalık yerde bütün çıplaklığıyla kol gezdiği bir distopyanın gerçeğe dönüşmesinin başlıca nedenlerindendi.

Tıpkı o dönem olduğu gibi, bu pandemi döneminde de kucaklayıcı çevrenin, tekinsiz bir dış dünyaya dönüşmesi ve bunun getirdiği huzursuzluğun paralel olduğunu söylemek yanlış olmaz. Nitekim Saraybosna’da da 4 sene boyunca sokağa çıkmak, her an bir keskin nişancı mermisi ile ölüme temas etmek için yeterli bir eylemdi. Bugün tehdidin kaynağı çok başka olsa da, yarattığı sonuç belki de bir hayli benzer.

Savaş dönemini göz önünde bulundurduğumuzda bugün için ilham verici olan ise, ölüm dürtüsünün çok somut bir biçimde yanı başlarında olmasına rağmen insanların hayata, ilişkilerine ve sosyalliklerine ellerinden geldiği kadar tutunmaya, gerçeğe gözlerini kapatmadan kendilerine iyi geleni devam ettirmeye olan azimleriydi. Bosna Savaşı’nı yaşamış birinin söylediği, erosun thanatosa karşı hep bir adım önde olduğunun ve belki de buna mecbur olduğumuzun bir göstergesi gibi: “Kadınlar ve erkekler yemekten sonra giyinir, süslenir ve bir evde kurulmuş amatör tiyatroyu izlemeye giderlerdi, sanki daha iki gün önce üstlerine yağan mermilerden kaçmıyorlarmışçasına.”

Fotoğraf: Tom Stoddart (1994)