Bireyin kendine yer bulma telaşı, dünyaya gelişten itibaren kendini belli etmeye başlayan bir mesele. Anne kucağı ilk dönemler için güven ve korunmayı vaat eden bir yer olsa da, bebek ayrışma-bireyleşme ihtiyacı ile yeni yerler deneyimlemeye başladığında dış çevrenin anneden ibaret olmadığını fark etmeye başlar. Kimlik oluşumu için önemli bir adım olan bu girişim, bebeğin tamamen bağımsız olması anlamına gelmez çünkü anne o esnada tekrar tekrar dönülüp referans alınan bir nesne haline dönüşmeye başlar. Özerk olmaya gidilen yolda atılan adımların, bireyin ileriki yaşamında toplum içinde var olma ve ilişkilenme kapasitesini de belirleyen önemli bir element olduğunu unutmamak çok önemli.
Özerk olup bireyleşmek her ne kadar birincil bakımveren ile oluşturulan dünyanın bir çıktısı olsa da içinde yaşanılan toplum da bireyin ilişki kurma ve kendine yer bulma potansiyelini şekillendiren bir unsurdur. Özellikle batı toplumlarında bireyselliğin daha ön planda olduğunu gözlemlesek de bir gruba ait olma isteği doğu toplumlarından hiç de daha az sık rastlanır değildir. Siyasi partiler, dini oluşumlar, spor kulüpleri, dernekler ve vakıflar bu gruplara örnek verilebilir. Toplumun niteliklerinden bağımsız olarak her coğrafyada görülen bu gruplar ve oluşumlar kimileri için aidiyet duygusunun temsilinde önemli bir yer kaplar. Ait olmak neredeyse var olmak ile eşdeğerdedir. Kimileri ise daha bireysel bir hayat sürdürmekten yana kullanır tercihini. Kendi kozasında yaşıyor olmanın verdiği güven, toplumsal bir gruba ait olmaya tercih edilmiştir.
Bu durumun gayet tabi bireylerin karakter, bireysel dinamikler ve ruhsal dünyaları ile su götürmez bir ilişkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz fakat bireyin ihtiyaçları cephesinden bakıldığında bu ait olma meselesi bize kişi ile ilgili önemli parantezler açar. Bu parantezlerin içini dolduranları keşfetmek ise aslolandır.

