Kayıplar, yası beraberinde getirir. Yas çok boyutludur ve tek tip bir sürece indirgenemez. Bu, kimi için o çok uzun süren bir süreçtir, çok acı verir ama ne var ki bir noktada benlik -suçluluk içinde debelense de- kendini korumak zorundadır ve de böylece acı yerini yavaş yavaş ince bir sızıya bırakır. Ama bir nokta vardır ki, -Akthar’ın da geçtiğimiz günlerdeki bir konuşmasında belirttiği gibi- yas eninde sonunda hafiflemekle beraber hiçbir zaman tam olarak bitmemektedir. Kaybedilen nesnenin yerini başka bir nesne ile doldurmaya çalışmak da nafile bir çaba içine girmek olacaktır. Çünkü her nesne kendi özgün yerinde konaklamaktadır iç dünyamızda. Bu nedenledir ki kayıpla gelen o ıssız boşluk, hiçbir zaman tam anlamıyla dolmayacaktır ama nesnenin iç dünyamızdaki anlamı, içimizdeki temsili kuşkusuz ki değişip dönüşecektir ve nesne fiziken yanımızda olmasa da içimizdeki temsili ile varolmaya devam edecektir. Ta ki biz son nefesimizi verene kadar.
Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”.

